Satsang – ait olduğun topluluk içinde…

Bu haftasonu kendimi yogaya bağlı bir sosyallik içinde buldum…

İlk evvela cumartesi günü, sonbahar ekinoksunu kutlamak için yogi ve yoginilerden oluşan çok güzel bir topluluk ile 108 güneşe selam kutlamasına katıldım. Önceden planladığımız bir atölye çalışmasının iptali ile, spontan bir şekilde bir yogini -Kıvılcım- arkadaşımla konuşarak cuma akşamı bu etkinliğe katılmaya niyetlendim. Ve iyi ki de niyetlenmişim.

İki dolu stüdyo da Asthanga Serisinin Güneşi Selam A ve B serilerini farklı hocaların yönlendirmesi ile uygulamaya başladık. Kimi zaman gözlerim açık, kimi zaman gözlerim kapalı akışın içine kendimi teslim ettim. Zihnim ara ara artık yeter, dayanamayacağım, dur, bu ses tonu kimin, ne oluyor, sağım solum gibi yönlendirme yapsa da, kendimi güneşin içine saldım adeta. Bazı hocaların ritmi daha yavaş, topraklanmaya odaklı, bazı hocaların ritmi daha hızlı, akışkan selamların içinden geçiveriyorduk. Bazı hocaların sesleri tanıdık, eski dost seslerin kabulü içinde sanki seri içinde gidip geliyordum. İçimde yükselen enerji ve çoşku içinde, hızımı alamadan chaturangalara zıplarken, geçişler arasında odaklanarak ilk 54 selamı bitirdim. Ve gerçekten boyut değiştirmiş ve tabii ki de fiziksel olarak çok yorulmuş bir şekilde 15 dakika arada kendimi yoklarken ve sorgularken buldum. Zihnimdeki konuşma acaba ikinci yarıda çıksam mı diye dır dır ederken, içsel alanım devam etmek istiyorum diyiyordu. İkramlardan hafif bir şekilde atıştırıp, hafif bir çay içip soluklandıktan sonra, ikinci 54 set için odalara girdik. Artık bu set, güçümün gittikçe tükenmeye başladığını hissederek devam ediyordum akışlara. Ve artık zıplamaktan ziyade, geri veya öne adım atarak, chaturangalara girmekten ziyade, chaturanga variyasyonlarını yaparak geçiş içinde varoldum. Ama bitirmeye niyetliydim. Sadece bir hocanın dinlenebilirsiniz dilediğiniz zaman diyen yüreklendirici sesi etkisinde kalarak, bir set çocuk pozunda kalakaldım. Ve son içsel bir güç bularak, 108′inci güneşe selama doğru kendimi adadım bütün benliğim ile. 108 tamamlanınca bir ohh içinde savasanaya kendimi tamamen, büsbütün bıraktım. Yanımda Kıvılcım’ın ve arkamda Özlem’in de varlığını hissederek. Zamansızlığa ve mekansızlığa geçiş yaparak. Arkasından pranayama ve meditasyon ile bu çalışma 18.00 sularında bitti. 14.00 gibi başlamıştık. Bitirmenin verdiği çoşku ile yorgunluk hisleri içiçe girmişti. Ve benim yoga kafam bir hayli tavan yapmıştı. Boyut değiştirmişti bilinçim sanki. Böyle zamanlarda hep biraz sessiz kalmayı tercih ediyorum. Ve iletişim kurmakta zorlanıyorum.

Bugünün en güzel tarafı benim için, yoga içinde, farklı bir mekan dahi olsa, kendimi ne kadar evde hissettiğimin farkına varmak oldu. Farklı bir mekan dahi olsa, yoganın birleştirici gücü içinde, çevre tarafından nasıl da sevgi ile ağarlandığımı hissettim. Yoga topluluğunun sihirine bir kez daha inandım. Kim olduğun, ne olduğun, nerden geldiğinin öneminin kalmadığı, aynı havayı soluduğumuz bu düzen içerisinde birbirimize olan bağı ve ayrılığın içindeki aynılığı gözlemlemek o kadar güzel bir duygu ki. Yoga’da taraf yok, sadece yoga var. Oradan inanılmaz hafiflemiş, evimde hissederek ayrıldım. Ve yogaya ve yoganın oluşturduğu topluluğa ve bu topluluğun yarattığı dinamiğe şükran hissederek ev yollarına düştüm.

Niye 108 ? Yoga geleneğinde kutsal bir rakam olan 108′in birçok anlamı vardır. Hint tespihleri – malalarda 108 tane boncuk var. 108 tane Upanishad metni olduğu söylenir. ( Eski bilgelerin yazdığı kutsal hint metinleri) Bir sayısı Yaratan’ı, sıfır boşluğu veya tamalanmayı, sekiz ise sonsuzluğu simgeler. 108 adet duygu olduğundan bahsedilir. Astrolojide dokuz gezegen ve on iki ev vardır. Dokuz kere on iki 108 eder.

O akşam çok erken – cumartesileri uzun zamandır bu kadar erken- uykuya çekilmemiştim. 22.30 suları tatlı bir uykunun içine dalmıştım bile.

Ertesi gün ise facebooktan bir davetiye gözüme ilişti. Bir hafta önce Özge ile verdiğimiz Kirtan gecesinden tanıştığımız ve kendini Bhakti yoga’ya adamış vejetaryan Govinda restoranın sahibinden geliyordu bu davetiye. Pazar akşamüstü 18.30′da ücretsiz olarak yapılacak Bhagavad Gita ile ilgili söyleşiye davet edilmiştim.

Yine içime baktım. Evet gitmek istiyordum. Sinem’e de haber verip, yine tanıdık olmayan ama içine girer gitmez misavirperverlik içinde, yine yoganın bütünleştirici gücünü hissettiğimiz bir mekan içinde kendimizi bulduk. Çok az kişi vardı. Olsun. Bir masa etrafında oturarak o gecenin sohbetini başlattı Nrsimba – verilmiş ismi ile. Maha mantra meditasyonu ile. 30 dakika boyunca harmonium eşliğinde Krişna’ya adanmış bir bhajan içinde kendimizden geçtik. İçimiz dışımız sıcaklaşmış ve enerjimiz yükselmiş olarak. Ve öğrendim ki her pazar bu toplantılar süregeliyormuş. O hafta Bhagavad Gita’nın 13. bölümü okundu. Ve arkasında Nrsimba yorumladı. Ve soru-cevap şeklinde ilerledi sohbet. Kimi zaman söz hakkı aldım, diğerlerini dinledim. Ve bu paylaşımlı ortamdan inanılmaz bir iç huzuru ile ayrıldım.

Ne güzeldi bir topluluk içinde olmak yine. Bir satsang. Ve ne kadar önemli diye düşündüm. Satsang, sat – gerçek, sanga – topluluk  anlamına geliyor. Bir topluluk içinde Gerçeği konuştuğun, eski bilge bir metnin okunduğu (Bhagavad Gita gibi) ve anlamını konuştuğun, düşündüğün beraber paylaştığın ve günlük hayatına bu Gerçeğin uygulamasını vurguladığın bir sohbet. Nice sohbetlere katılım niyeti ile ayrıldım. Ve bu güzel yerden sizlere bahsetmek istedim. Beyoğlu meydandan içeri girince ilk sağ, sonra ilk sol yapınca sol tarafınıza çıkıyor bu mütevası vejetaryan lokanta : GOVINDA ( Tanrı Krişnanın isimlerinden biri). Ve her pazar Bhagavad Gita’yı sohbet alan bu satsanglar (bir tatil olmadığı sürece) süregeliyor.

Yoga’nın bütünleştirici sihiri içinde kendimizi yuvamızda hissettiğimiz güzel paylaşımlı Satsanglar çoğalsın dileği ile.

Sevgiyle

mey

www.meyelbi.com

3 Comments

Unutulmaz bir gece ….

( fotoğraf : Didem Boy )

Son zamanlarda kendimi Tasavvuf’a merak salmış bir vaziyette buldum. Bu konuda derin bir ilgisi ve bilgisi olduğuna inandığım sevgili arkadaşım Nehir’ e bayram tatiline çıkmadan okumam için birkaç kitap vermesini söyledim. Bayram boyunca, kendimi yazarı Lynn Wilcox olan “Sufism ve Psikoloji’ kitabının derinliklerinde buldum. Tatilde uzanmış keyifli boşluğun tadını çıkardığım bir zaman diliminde telefonum çaldı. Nehir’di arayan. Tatil dönüşü ilk perşembe akşamımın boş olup olmadığını sorarak, beni bir yere götürmek istediğini söyledi. Gidiceğimiz yer bir dergâhtı. Hemen kocaman bir evet dedim. Ve açıkcası tatilden dönmenin üzüntüsü, o akşamın beklentisi ile azaldı.

O akşamın ben de bırakmış büyüsünü anlatmam çok zor. Bir izleyici olarak girdiğim ve kendimi yabancısı hissettiğim bir ortamda aynı zamanda çok da evimde hissettim. Mehmet Ağabey’inde yazısında belirtiği gibi çok şey anlamaya gerek yoktu. Ruhlar bir şekilde iletişim halindeydi. (Mehmet Everest Mevlevilik konusunda ciddi bir anlayışı ve engin bir bilgisi olan ve bizi o akşam dergâh’a götüren ağabeyimiz, büyümüzdü).

Mehmet Ağabey’nin yazdığı iletiyi aynen aktarıyorum ve canı gönülden inanıyorum. “Orada söylemeye çalıştım ama semazenleri rahatsız etmemek için diyemedim, hani yabancı konuklar var ya, hiç bir şey anlamadan sema törenindeki sembolizmaların bilgisinden (genellikle) binasip olarak seyrederler ayin-i şerifi, ama yine de manen doymuş olarak kalkar giderler, sebebi; insanların topladığı bilgilerin %25′ i beş duyularının beyinlerine yükledikleridir, %75 i ise ruhlar arasındaki alışverişler olmaktadır… ” (Kaynak; Ergün Arıkdal (Türkiye Metapsişik Araştırmalar Derneği kurucusu)).

O yabancı konuklardan biri bendim.

Yavaş yavaş oranın gelenleri ve benim gibi dışardan gelenler yerlerimizi almaya başladık. Salonda karma bir oturuş vardı. Kadını, erkeği, gençi, yaşlısı, çocuğu hep beraber. Hanımların çoğunun başı açık. Bu hoşgörülü ortam içinde sıcaklığı ve samimiyeti hemen hissediyorsun. Hatta orda çalışan bayanlardan biri yanıma gelip beni Yoga’dan tanıdığını söyledi. Belki ilk defa tanışmış ama sanki Yoga’nın verdiği ilk temas içinde yakın hissettiğim biri oldu.

Akşam soru-cevaplı bir sohbet ile başladı. Hasan Dede’nin türkçesini anlamakta bir hayli zorluk çekiyordum. Hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyordum, pür dikkat kesilmiştim. Beni en çok etkileyen Allah kavramını açıklayış şekli oldu: – Allah herşeyi içerdeki ve dışardakini kapsayandır. Bir de Rabbim meselesi vardır. Meselâ tohum eken bir çiftçi için Rab’i yağmurdur. Bir anne için Rab’i çocuğudur. Bir sevgili için Rab’i sevdiğidir.

İçim açılmıştı.

Sohbet kısmından sonra zikir başladı. Zikir , sözlük anlamı hatırlamak, zihinde tutmak, unutmamak ve anmak anlamına gelir. Kur’an kaynaklı bir terimdir. Ayrıca her şartta ve durumda Allah’ın varlığını, bütünlüğünü beyninde ve kalbinde hissetme halidir. Hu hu hu sesleri içinde, (Hu – O anlamında. Yaşamın kaynağı olan Allah anlamında) Neyin sesi içinde bir kendinden geçiş hali idi.

Zikirden sonra ufak bir mola verildi. Çay, börek ikramı yapıldı. Yenilenmek üzere dışarı çıkanlar oldu.

Arkasından sema başladı. Ve ilk defa kadın semasenlerin olduğu bir ayine tanıdıklık ediyordum. Sema, gökyüzü… Evrenin dönüşünü simgeleyen bu adayış içerisinde, ney taksimi eşliğinde, neyin ruhu dinlendiren eşsiz sesi ile  büyülenmiş bir şekilde zamansızlık içinde huşu içinde dinliyordum. Semazenler sağ el yukarı, sol el aşağı dönük olacak şekilde kollarını iki yana açarak dönmeye başladılar. Bu, Hak’tan alır halka saçarız, kendimize birşey maletmeyiz manasına gelir. Toplam 4 selam yapıldı. İlk selamda yolcu, Hakk’ın biriğine iman eder. İkinci selamda, Hakk’a giden en kısa yolu yani aşk yolunu bulur. Üçünçü selamda, Hakk’ın özüne vakıf olup, o güzelliklere bürünür. Dördüncü selamda ise, o güzellikler ile halkın hizmetine girer.  ( Hasan Dede – Mevlâna Sohbetleri kitabından açıklamalar alınmıştır).

Gece 23 sularında bitti. Manevi bir zevk içinde oradan ayrılarak, evime dönüş yollarına girdim. Böyle bir geceyi bana yaşatan Nehir, Didem ve Mehmet Ağabey’ye burdan tekrar sonsuz şükranlarımı yolluyorum.

Duvarlarda birçok özlü söz vardı. Okudukça içime yer eden, ve derinlerden bilinçaltıma kazınan güzel anımsatmalar…

“Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır”. Hz. Mevlana

“Dilinizi daima iyi kullanınız.

O sizi saadete götürdüğü gibi,

felakete de götürebilir”.

“Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”. Hz. Mevlana

“Sevgiden acılar tatlılaşır,

Sevgi yüzünden bakırlar altın olur,

Sevgi yüzünden tortular durulur, arınır,

Sevgiden dertler şifa bulur,

Sevgi yüzünden padişah kul kesilir”.

Yoga ve Tasavvuf… Birbiri ile örtüşen bilge yolları.

Ve bu geceden sonra artık çok kolay bir şekilde, çekinmeden ve korkmadan  telâffuz edebilmeye başladım. Yoga benim ibadet yolum. Bana, an be an Bütünlüğü hatırlatan, bu Bütünlük içindeki gizemli yolculuğa teslimiyeti anımsatan bir yol. Bedenden başlayarak yaşadığımız farkındalık içinde, tüm benliğimiz ile anın bütünlüğü içinde dışsal ve içsel alanımızı net görmemize ışık tutan bir yol. Kirtan geceleri de mantralar eşliğinde, tıpkı zikir gibi, kalp yolu içinde, O’nu, Tanrıyı, Yüksel Bilinçi, Allah’ı, Tekliği anımsatan bir yol. İkiliğin bittiği bir yol. Benlik duygusunun erimeye başladığı hiçliğin bütünlüğüne yaklaşmamıza yardımcı olan bir yol.

Bir anda ismimin anlamını düşünmeye başladım. Mey Elbi. Mey farsça mitolojide ilahi şarap anlamına, Elbi ise arapça kalbi anlamına gelir. Şarap kalbim. Birden taşıdığım ismimin derinliğini hissettim. İsmimin beni gütürdüğü yere teslimiyet içinde….

(fotoğraf : Yöntem Yurtsever – Sema ayininden, 1 kadın semazen. Sirkeci garında . Her pazar bu ayin yapılıyor.)

Sevgiyle kalın,

mey

www.meyelbi.com

4 Comments

Konuk Evi


Çok sevdiğim Mevlana’ya ait bir şiiri paylaşmak istiyorum. Bu şiir hep zaman zaman geri dönüp okuduğum, her okuduğumda iç vukuf içinde kalbimin hafiflemesine yardımcı olan bir rehber adeta…Yoga yolu olsun, Tassaffuv olsun parçaların bütünlüğüne gitmemizde Kaynağına yakınlaşmamız dileği ile…

KONUK EVİ

Bu insanoğlu bir konuk evidir.

Her sabah yeni biri gelir.

Bir sevinç, bir bunalım, bir rezillik,

bazen bir an süren farkındalık bir konuk gibi beklenmedik.

Onların hepsini karşılayın ve ağırlayın.

Bir kalabalığı olsalar bile kederlerin, evinizi şiddetle süpüren onu boşaltan döşemelerinden,

gene de, her konuğa şerefle davranın.

O sizi boşaltıyor olabilir bir takım yeni lezzetler için.

Karanlık düşünce, utanç, hainlik,

kapıda karşılayın onları gülerek,

ve içeriye davet edin.

Minnet duyun kim gelirse gelsin,

çünkü onların herbiri gönderilmiştir

bir kılavuz olarak öteden.

Çeviren : Vehbi Taşar

MEVLANA

Yorum yaz

Sözün bittiği yer…

Cennet köşesi kaz dağlarından yeni geldim… Ama tam olarak gelmiş sayılmam… Ruhumun bir parçasını orda bırakmışım gibi hissediyorum…

Öyle yoğun, fiziksel ve duygusal olarak karmaşık, derin ve yorucu, ama bir o kadar da besleyici, şifalı bir yolculuktu ki yine kendimi İstanbul’da yalnız buldum. Orda doğanın kucağında ve güzel hızır kampı ailesinin gönülden misafirverliği içinde ve herşeyle herşeye rağmen tam hissediyordum. Şimdi ise hep biraz eksik….Neler neler yaşanmadı ki, ve nasıl burda sözlerle anlatmaya çalışıcağım bilemiyorum… Açiz…..

Bir akşam yogasından çıkmış, 10 numaralı favori kaldığım ağaç evime üstümü değiştirmek için giderken, biraz uzaktan gelen müzik sesine kapıldım. Sesin büyüsü ile adım adım yaklaşmaya başladım ve tüm cesaretimi toplayıp, Ahmet’in meditasyon köşesinde müzik yapan Lari, Hüseyin ve Ahmet’in arasına sessiz bir şekilde iliştim. Baktım arkamdan oda arkadaşım sevgili Fatma’da gelmiş. Hatta biraz sonra sevgili Belma….Ve orda o müzik içine teslim olduk hep beraber. Gözler kimi zaman açık, kimi zaman kapalı, kimi zaman vurmalı çalgının sesi kalp ritimlerim ile karışık, kimi zaman boğazımda biriken bir yumru veya gözümde beliren gözyaşı damlası ile. Çalgıcılar çalgıları ile bir oldular….Birlikte inanılmaz bir ahenk içinde iç içe girerek kalplerini konuşturdular enstrümanların araçılığı ile. Zamanın yine durduğunu hissettiğim orda özgürlüğü, genişliği, köklendiğimi, uzadığımı, eforsuzluğu hissettim. Ve en önemlisi sözsüzlüğü…. Hiçbir şeye gerek yoktu. Hiçbir söze… Aslında sözün bittiği yer boyutunda kalmak istedim. Çalgıçılar doğal bir şekilde çalgılarını susturdukları an onlara şükranla baktım. Teşekkür etmek çok yetersiz geliyordu.  Aradan geçen birkaç sessiz dakikadan sonra Ahmet nihayetinde konuştu: “Bu sene girdiğim en derin meditasyondu” diye. Bu hediyeyi bana yaşattığı için Evren’e minnettar akşam yemeğine katıldım. Herkes konuşuyordu şen şakrak. Ben yine dilsiz kaldım biraz biraz. Söze gelmek zamanımı aldı.

Günlerin birbirine karıştığı, zaman kavramından yoksun yaşadığımız o gün nehir’e inerken karşımda beni çok etkileyen bir tablo gördüm. Bade kocaman bir ağaca sarılmış ve ağacın teni kendi teni ile içice geçmiş bir şekilde ağaçı dinliyordu. Adeta ağaç olmuştu o birkaç saniye. Ve bana öyle bir ilham verdi ki bu etkileyici manzara, ertesi sabah su kenarında doğanın bütünlüğü içinde meditasyonumuzu bitirdikten sonra, eğer dileyen varsa bir ağaç bulmasını ve ağaca sarılarak birkaç vakit geçirmelerini önerdim. Ya da biri ile gerçekten kucaklaşmalarını kalpten gelerek söze gerek kalmadan biraz kalmalarını söyledim.

Ve bu bütünleşmeden sonra Yeliz’in paylaştıkları bana çok dokundu. Yeliz’den rica ettim. Blog’umda hissettiklerini paylaşmak istediğimi söyledim. Yeliz’in kaleminden aktarıyorum :

İş hakikaten soru sormakta!!! Çünkü eğer yürekten arıyorsan o cevabı ve vaktin gelmişse eğer, illa ki alıyorsun yanıtını…

Bu inançla Göl’e yatay bir şemsiye gibi uzanan ağaca sarıldım ve başladım onunla konuşmaya.
O kadar uğraşmama rağmen hala köklenemiyorum ama sen? gövden yan yatmış olsa bile nasıl da sağlam duruyorsun öyle?
Bana da söyle, ne zamandır bu kadar iyi köklenebiliyor ve nasıl da bu hal’ini muhafaza edebiliyorsun?
Sarıldığım ağaç yada içimde zaten salınan o ağaç dile geldi adeta :
- “Yağmur yağınca kaçmadım, güneş yakınca kapanmadım,
Gövdeme sığınan her türlü kurda kuşa yuva oldum düşünmedim beni Kullanıyorlar diye.
Davetsiz misafilerim oldu, bastılar üzerime çıktılar tepeme ama onlara da açtım kendimi, hem korumaya da çalıştım dallarımla hepsini,
Bak şimdi bana sormadan sarılan sen de, diğer hepsi gibi yardım ediyorsunuz aslında daha da derine köklenmeme,
Soruyorsun ya bana nasıl diye? İşin aslı Kabul’de ve Teslimiyet’te.

Gelen’i Gönderderen’den şifa kabul ettikçe köklendim ben yerime, ve bak yatay dursam da yerinmiyorum başım dik değil diye.”

Soruların yanıtı içimizde ama içremiz açığa cıkmalı önce….  Sarılacak ağaç ve sorulacak sorular içimizdeki yanıtlar kadar. Yeterki gönülden isteyelim. Öbür türlüsü yük çünkü ve hatta küfür’ün ta kendisi….

Sevgiyle,

mey

www.meyelbi.com

9 Comments

Alışkanlık üzerine

Bugünlerde alışkanlıklar üzerine düşünüyorum.

Tekrarlanan her davranış bir tür alışkanlıktır. Ve alışkanlıklar zamana, tekrara ve yönledirmeye bağlı olan kazanılmış ve bilinçaltına yerleşmiş davranışlardır. Bilinçli bir şekilde başlayan bir davranış biçimi zamanla ve tekrara bağlı olarak bilinçaltına itilip otomatikleşmiş bir davranış olmaya başlıyor.

“Madem ki alışkanlıklarımızın kölesiyiz, o zaman iyi alışkanlıklar edinelim” diyor Aristo.

İyi ve kötü alışkanlıklar diye bir kategorizasyon yapabiliriz. Ne zamanki bir alışkanlık tiryakiliğe dönüşmeye başlıyor, o zaman benliğine, sağlığına zarar vermeye ve bağımlısı olduğun ne ise onun kölesi olmaya başlayabiliyorsun. Sigara alışkanlığı, içki alışkanlığı, kişi alışkanlığı gibi….Zamanla keyifli başlayan bir alışkanlık bizi esiri ederek körleştirmeye başlayabiliyor.

Kalıplaşmaya başlamış alışkanlıklarımızın farkına varıp, belki alışkanlıklarımızın dışına çıkmaya başlamak için adım atmak, bize inanılmaz farklı dünyalar, keşifler, tadlar sunabilir.

Mesela yogaya adım atmamla beraber kendimi doğa yolculuklarında daha çok bulur oldum. Ve sene 2001. O yaz bir ay Pattabhi Jois ile Asthanga çalışmış ve Mysore’dan yeni gelmiştim. Aynı sene, Pattabhi Jois’un Amerikaya geleceğini duydum. Hem New York, hem Boulder’da bulunacaktı. Her iki yerde, tekrar Asthanga Yoga’nın babası ile çalışmak için, hiç düşünmeden hemen kayıt oldum. Sabahın erken saatlerinde 5 gibi uyanıp, boş New York sokaklarında yürüyerek Manhattan’ın aşağı kısımda yer alan, yogi ve yoginilerle dolu bir salonda yoga yapmak inanılmaz bir yolculuktu. Akabinde, o zamanki Asthanga yapan New Jersey’li erkek arkadaşım ile Boulder’a yola çıktık. Ve ilk defa bu 10 günlük seyahetim boyunca çadırda kalmam gerekti. Tam bir şehirli olan ben için, bu ilk başta inanılmaz ürkütücü geldi. Çadırda hiç daha önce kalma alışkanlığım yoktu. Nedense çadırda kalamazmışım gibi bir önyargım oluşmuştu. Çadırda kalmak zor, pis, böceklerle dolu ve uyku tulumlarında yerde yatmak rahatsız bir ortamdı kendi değer sistemimde. Ve istemeye istemeye ve eminim surat yapa yapa, çadırda kalmaya razı oldum. Yatakta yatma alışkanlığımın dışına çıkarak, yeni bir keşif içinde ön yargılarımın hiç birinin geçerli olmadığına tanıklık ettim. Ve hatta çok da sevdim çadır hayatını. Daha bir dışarısı ile iç içe, daha bütünsel geldi.

Geçen haftalarda sokağa çıktığım ve kendime ayırdığım günümde, o gün farkettiğim alışkanlıklarımın dışına çıkma ödevi verdim kendime. İlk olarak kuaförde kendimi tamamen saçımı tarayan kişinin ellerine ve ustalığına bırakıp, hiç daha önce yaptırmadığım bir şekilde saçlarıma şekil vermesine izin verdim. Daha sonra (genelde oje sürme alışkanlığım yoktur nedense!) el ve ayak tırnaklarıma hiç sürmediğim bir renk sürülmesine çok kolay bir şekilde ikna oldum. Ve kuaförden çıkıp, İstiklal’de yürürken dondurma almak için durdum. Genelde yine nedendir bilmem hep çilek ve kavun topları alırım yerleşmiş ve kalıplaşmış bir alışkanlık ve bağımlılık içinde. Halbuki tadmadığım o kadar çeşit varki… Ve dondurmamı sunan kişiye onun en beğendiği iki tadı sordum. – Şeftali ve karadut, dedi. Günlük rutinimde hiç aklıma gelmeyecek iki tad. – Tamam, dedim… Ve o kadar da afiyetle yedim ki…

Yoga pozları uygulaması da, alışkanlıklarımız ile karşılaştığımız bir alan olabiliyor. Fiziksel, zihinsel ve/veya duygusal….Ve farkındalığın başladığı yerde, karşılaştığımız ne ise, orda bir rahatlama ve kabullenme başlayabiliyor. Ve belki bu bilinçli uyanıklık içinde, düşünmeden bizi esiri haline getirmiş alışkanlıklarımızın dışına çıkmaya ve dışına çıktığımız yerde değişimi ve dönüşümü davet etmeye başlıyabiliyoruz. O yüzden fiziksel yoga uygulamasının bir araştırma içinde yapmamız sonsuzluğa ve gizemi açılan bir kapı…Bazen fiziksel olarak bedenimiz içinde yapacağımız ufakcık bir milim farklılık çok şey değiştirebiliyor.

İlk senelerde yoga yaparken, sınıfta favori bir yer edinip, hep aynı yere matimi serme alışkanlığım vardı. Hatta bunun farkında dahi değildim. Bir gün hocam, – Mey hep aynı yere matini seriyorsun, belki bugün farklı bir yere serip, bu alışkanlığını bozmaya başlabilirsin, demişti. Sözünü dinleyip, farklı bir yere yöneldim matimle. Sanki bütün algımda yeni bir kapı açılmıştı. Hayatı hep aynı pencereden görmek bir süre sonra körleştirebiliyor sanki. Yenilikler içindeki benle karşılaşarak ilerleme devam ediyor hayatın bütünlüğü ve gizemi içinde sanki.

Kimbilir daha nice beni engelleyen, körleşmiş alışkanlıklarım var…Ama bazen de beni okuyan okurumun da söylediği gibi, alışkanlıkların güvenli ortamında gelişim daha mümkün….Alışkanlıklarımız nedir? Bizi körelten veya bizi ilerleten alışkanlıklarımız nedir?

Kalıplaşmış alışkanlıklarımızın farkına varıp, dışına çıkmak yepyeni sunuşlar içinde yeni tadlara doğru açılmamıza imkan verebiliyor. Ve kimbilir bu yenilenme içinde, farklı bir dönüşüm de başlayabiliyor. Farklılaşmaktan korkmadan, cesur bir şekilde kendimizi hayatın gizemi içine davet edebilme dileği ile….

Sevgiyle
mey

www.meyelbi.com

1 Yorum