Category: Yoga

Hayatındaki iniş ve çıkışları engelleyemezsin ama arasında akabilirsin

You can not stop the waves in your life but you can surf -Swami Satchidananda
(Hayatındaki iniş ve çıkışları engelleyemezsin ama arasında akabilirsin.)

Bu cümle gibi bugün biraz içimdeki ruh halimin içinde akacağım :

Kendimi dinlediğim, eğitim sürecine adandığım ve yakınımdakilerle elimden geldiğince iletişim kurduğum yalnız dünyamdayım… Yalnızlığım etrafımda birçok sevenim olduğunun farkındalığı içinde biliçli bir yalnızlık. Bugün çok eski bir dost ile telefonda konuşurken, beni etkileyen bir cümle kullandı. Yalnız insan, kendini sevmeyen insandır. Eğer kendi kendimizle dost olabiliyor ve yalnızlığımızın içinde paylaşımlar ile çoğalabiliyorsak ne mutlu bize.

Geçenlerde yoga yaparken şöyle bir his belirdi içimde. Benim beden dediğim sınırım hava ile karışıyor, benim beden dediğim sınırım yerle karışıyor. Ve adeta mesela savasana pozunda beden ve yerin sınırı öyle bir iç içe giriyor ki aradaki sınır çok geçişken ve değişken bir şekilde birbirine karışıyor. O sınırsızlık ve boşluk ihtimalini çok derinden hissettim. O hissetiğimi ise sonrasında tanımlamaya ve anlamaya çalışıyor bugünkü zihnim…Herşey bir titreşimden oluşuyor. Hatta geçenlerde bir yogini arkadaşım yapılan bir araştırmayı gönderdi. Güneş titreşimlerinin sesi… Meraklısına dinleyin.. Özellikle ben ilkinde bariz “AUM” mantrasını duyuyorum. Varoluşun titreşimi ve sesi. (http://www.telegraph.co.uk/science/space/7840201/Music-of-the-sun-recorded-by-scientists.html)

Hüznüm var içimde. Doğru kelimeler ve cümleler ile tam olarak nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Godfrey geliyor böyle zamanlarda aklıma. 2010 senesinde 5 hafta kaldığım kampında bir gün kendisine bir soru yöneltmiştim. “Elimde değil olayları anlıyorum, görüyorum ve çok derin bir üzüntü çekiyorum.” demiştim. Ve o da öyle bilge bir cevap vermişti ki : “Daha fazla üzüntü çekmiyorsun, sadece zaten varolan üzüntünün farkına varıyorsun”. Nedense bu tek bir cümle benim için yeterli idi. Ve üzüntümün içinde rahatladım. Üzüntümün içine teslim oldum. Böyle yaşıyorum bugünlerde. Kalıyorum.

Modern dünyada bir sürü kaçış yöntemi var acıdan. Ve kaçtıkça o acı ızdıraba dönüşüyor. Hep su yüzeyine vurma isteği ile. Hatta yoganın dahi bir kaçış yöntemi olduğunu düşünüyorum kimi zaman. Eğer kişi hazır değilse ne yapsın onu da düşünmek lazım o başka mesele. Uyuşturucu, ilaçlar, alkol, hipnoz etkisi yapan televizyon…Geçenlerde bir yogini ile aramda şöyle bir konuşma geçti. “Niye yoga yaparken belli bir tarzı daha çok seviyorsun?” diye sordum. Bana verdiği cevap: “Çünkü hiç durma yok, fiziksel olarak hep hareket ediyor,durup düşünecek ve bakıcak, hissedecek vaktim olmuyor”. Ya da ben böyle algıladım. Peki yoga da acaba bir kaçış olabilir mi kimi zaman? sizce ?

Nasıl ki yoga matimiz kendimizi tüm katmaları ile, fiziksel bedenimizi, duygusal bedenimizi ve düşünsel bedenimizi tüm çıplaklığı ile deneyimlediğimiz bir laboratuar, yazı yazmak da benim için böyle bir deneyim çoğu zaman. Bir ayna kendime tuttuğum. İçimi döktüğüm. Ve bugünkü yazım böyle bir ruh halinden çıkıyor. Nasıl ki yoga matinin üstünde gerginliğimiz bir gözyaşı ile kendini akıtırsa, yazı da böyle bir arınma yolu benim için kimi kimi…

Geçenlerde, 6 aylığına başka bir ülkeye giden bir arkadaşımızı uğurlamak için bir kafede toplanıldı. Birçok tanıdık. Kiminle gözgöze gelsem orda o teması hissedemedim. Gözler hep uzaklara bakıyordu. Ve o sırada eski can dostum geldi bana bir sarıldı. O kocaman cüssesi içinde kalp atışlarını hissettim. Can atışları. Ve bir refleks gözümden yaşlar süzüldü. Hem güldüm, hem ağladım. O da aynı şekilde beni kucaklamaya devam etti. Bana çok duyduğum Amma’yı (kucak veren anne – hugging mother –www.amma.org) hatırlattı. Ne iyi geldi o dokunuş, o hassasiyet ve kırılganlık içinde gözyaşları.

Bugün böyle bir ruh halindeyim.

Yazımı geçenlerde okuduğum bir hikaye ile bitireceğim. Bir müzisyen Buddha’ya sorar : “Telli çalgımın akorunu nasıl yapıcağım?” Buddha cevap verir : “Ne çok sıkı, ne çok gevşek” Bu çok sevdiğim kısa hikayeyi hocam Cyndi Lee’den çok duydum.

Cevap bulmaktan ziyade, soru sormayı ve o soruların cevapsızlığı içinde kalmayı tercih ettiğim bir dönemdeyim. Ve aslında özün o soruların cevabını zihinsel olarak değil, içsel olarak bildiğine inandığım bir yerdeyim. Yaşamayı ve yaşayarak deneyimlemeyi tercih ettiğim bir dönem. Tıpkı yoga matinin üstünde olduğu gibi…

Sevgiyle kalın.

Mey

www.meyelbi.com

15 Comments

Shavasana – śavāsana

Son haftalarda çok sessiz kaldım.

Bir anda radikal bir değişime uğradı düzenli ve alıştığım hayatım…

Bir sürü korku ve alışkanlıklarım ile yüzleşmeye başladım.

Bütün bu süreç içerisinde bir kez daha yoga ve meditasyonun nasılda yardımcı olduğuna tanık oluyorum. O kadar hücresel bilgime işlenmiş ki,her olanın olması gerektiği gibi geliştiği, hayrımıza olduğu hissi ve değişime teslim olmak. Karşı gelmeden hayatın sunacağı süpriz ve gizeme kendimi daha rahat bırakmaya başladığımı hissediyorum. İçimde sessizim. Tabii ki de ağladım, tabii ki de üzüldüm. Ama suçlama yok, onun yerine kabullenme var. Çok şey tanımlamaya, çok şey bilmeye de gerek yokmuş. Yaşayarak görüyoruz, hissederek tadıyoruz.

Bütün bu değişimlerin, büyük geniş perspektif içinde, kimsenin şimdiden bilemiyeceği bir şekilde başka deneyimlere gebe kalacağına inanıyorum.

Yoga her aldığımız nefesimizde saklı. Yoga matimiz ve günlük hayatımız kendimizi aynalamamıza izin verdiğimiz süreçler olmaya başlıyor. Ve bütün bu karşılaşmalar içinde kurduğumuz ilişkiler içerisinde daha net görmeye başlayabiliyoruz kendimizi, zaaflarımızı, korkularımızı, çevreyi ve hayatı. Olduğu gibi görebilmek bütün mesele.

Geçenlerde doğum günümdü. Sabah kızıyım ben. 8.10 sularında doğmuşum. Ben de bilhassa o sabah shavasana (śavāsana) halinden doğmak istedim.

Shavasana (śavāsana) bugünlerde üstünde çok durduğum ve anlamını düşündüğüm pozlardan biri. Bütün bir fiziksel yoga uygulamasının son hediyesi, derin dinlenme hali. Uygulamanın en önemli hali. Sırtüstü yerde uzanarak bedeni gevşemeye bıraktığımız ve bütün bir uygulamanın faydasını emmeye başladığımız bir hal shavasana (śavāsana). “Shava” sankrit dilinde ceset demek. Ceset halinin içine girmek. Metafor olarak ölmek, herşeyimiz ile anın boşluğuna ve bütünlüğüne ölmek. Ölüm nihai farkındalığımızı uyandıran hal. Bu hayata boş ellerle geldik. Ve boş ellerle gidiceğiz. Hiçbirşey bize ait değil. Nefesimiz dahi. İşte Shavasana (śavāsana) bütün bunları anımsatan bir hal oluyor zaman içinde. Ceset pozuna girmek ne demek ? Esiri olduğumuz ama yaşamak için ihtiyaçını hissettiğimiz egomuzun, ben benliğinin ölmesini simgeliyor ve aydınlanmış Yüksek Bilinç’in uyanmasına bir davet sunuyor. Herşeyi ile kendimizi bırakmaya başladığımız  veya bırakamadığımız ceset halinden, her yerde mevcut olan bilincin, bedenimizin yüzeyine çıkıp, yeniden ana olduğu gibi uyanmak muhteşem bir açıklık.

Yeniden uyanmak. Anne karnındaki gibi cenin pozundan geçiş yaparak Shavasana’dan (śavāsana) kalkıyoruz. Doğmak ana, olana, ne varsa hissedilene…Yeniden o saflık, açıklık, tazelik içinde uyanabilme olasılığı.

Yoga’ya ve yoga ile beraber kazandığım yeni dostluklara bugünlerde daha daha minettarım. Her insan, her hikaye, hayatın acısı ve tatlısı içinde paylaşımla yoğrulmak, yontulmak ve yaşamak. Başka neyimiz var acaba?

Özlü sözler ihtiyaçını hissettiğiniz zaman gelir ve şifalandırır. Hiçbirşey tesadüf değil. Bu yazı da önüme tam da böyle bir zamanda çıktı. Elimden geldiğince dilimize çevirmeye çalıştım.

“Değişim korkmamız gereken birşey değil. Aksine, açıklık ile karşılayabiliriz. Çünkü değişim olmadan, bu hayattaki hiçbirşey ne büyür ne de yeşerir. Değişim olmadan, hiç kimse bu hayatta varolmaları gereken kişi olmak için bir sonraki adıma geçiş yapamazdı” B.K.S Iyengar

‎”Change is not something that we should fear. Rather, it is something that we should welcome. For without change, nothing in this world would ever grow or blossom, and no one in this world would ever move forward to become the person they’re meant to be.” B.K.S Iyengar

Fotoğraflar güzel bir sonbahar gününde, güzel gören ve gördüğünü fotoğraf karesinde yakalayan arkadaşım Erbil Balta tarafından çekilmiştir.

4 Comments

Okyanusdaki damlalar

Berlin Havaalanındayım. Geriş dönüş yolculuğum başladı. 14 gün uzak kaldığım ve uzaktan yaşanılan acıların üzüntüsünü içinde hissettiğim, için için özlediğim Türkiye’deki hayatıma geri dönüyorum yoga annem Cyndi Lee ile çalışmanın verdiği hafifliğini hissederek…

Cyndi Lee’nin yıllar önce anlattığı bir hikayeyi burda paylaşmak istedim:

“Bir profesör zen öğretisini öğrenmek için Japon bir masterı ziyarete gider. Master çay ikram eder. Profesörün çay bardağı dolu olduğu halde master çay vermeye devam eder ve çay dökülmeye başlar. Profesör: – “bu kap dolu, daha fazla içine girmez”- diye uyarır.  Master da cevap verir : -“Bu kap gibi dolusun kendi görüş, tahmin ve fikirlerin ile”. Ve sorar  : “Kabını boşaltmadığın sürece sana nasıl birşey gösterebilirim ?””

Bu hikayeyi çok seviyorum. Bu eğitime de bu hikayeyi kalbimde tutarak gittim. Sessiz öğrenci kimliğimle. Yoğun ve dolu dolu geçen 10 gün sonrası, yorgun ama mutlu bir şekilde dönüyorum.

Başlangıç zihni – zen zihnini kendime anımsattığım eğitim sürecinde bildiğimi zannettiğim herşeyi mümkün olduğunca bir kenara bırakıp kabımı boşaltmaya ve ilk defaya davet etmeye izin verdim kendimi elimden geldiğince. Ana çağırdım. Gün bugündür. Bu an ilk defa şimdi gerçekleşiyor, bunu hatırlatarak kendime. Yoga şimdi’dir. Patanjali’nin birinci yoga sutrasını anımsayarak : Atha Yoga Anushasam. Atha şimdi demek. Shasam disiplin demek. Yoga disiplini şimdi ve burda başlıyor.

Ve bir kez daha derinden hissettim Cyndi’yi ne kadar çok sevdiğimi. Açıklığına, günlük hayat akışı içinde öğretiyi sunuş şekline, müthiş yaratıcı sekanslarına, adım adım hazırladığı sıralamaların bizi bir sonraki daha zor aşamaya nasıl hazırladığına, espiri anlayışına, topluluk bütünlüğünü koruma şekline, öğretme metoduna, ders verme pratiğindeki incelikleri, mütevazı duruşuna ve olduğu gibi gözüküp insan insan olmasına hayranım. Bu yeniden kavuşmamızı hazırlayan herşey ve herkese sonsuz şükranım. Dilerim daha niceleri olur. Yine birçok farklı canla paylaştığımız ve her bireyde biraz daha kendimizi görmemize imkan veren herkese teşekkür ediyorum.

Şimdi öğrendiklerimi hazım etme süresi başladı bile. Ve umarım içimde ve dışımda hissettiklerimi yüzeye çıkaracak açıklığı ve samimiyeti kendimde bulurum.

Cyndi de, Godfrey, Wayne Liquorman gibi birçok hocadan duyduğum okyanustaki damla benzetmesini çok anlamlı bir şekilde dile getirdi. Hepimiz okyanusdaki damlalar gibi bütünün parçasıyız. Kopuk değiliz. Nasıl ki bütün damlalar bir araya gelip okyanusu oluşturuyorsa, bizde bütünü beraber oluşturuyoruz. Hepimiz bütünüz. Ve hiçbir şeyi seçmiyoruz. İçimizde barındırdığımız herşey ile bütünüz. Ve beraber yaşam çemberini oluşturuyoruz. Ben bir damla gibiyim bütün diğer damlalara bağlı olan. Ve sevsek de, sevmesek de bütün diğer damlalar ile bir arada bütünü oluşturuyoruz. Herşeyin tam olarak bütünleşmesi.

Bütünün parçası olduğumuzu her söylediğimizde anımsatan adağımızı her ders sonu hep beraber bir ağız söylüyorduk. Elimden geldiğine türkçeye çevirdim.

Her canlı mutluluğa ve mutluluğun kaynaklarına erişebilsin

Her canlı ıstırap ve ıstırabın kaynaklarından özgür olsun

Hiçbir canlı özgürlüğün mutlak mutluluğundan ayrı düşmesin

Her canlı bağımdaşlıktan ve nefretten uzak ılımı yolun içinde olsun.

(İngilizcesi :

May All Beings have happiness and the causes of happiness

May All Beings be free from suffering and the causes of suffering

May All Beings never be parted from freedom true joy

May All Beings dwell into equanimity free from attachement and aversion)

Mey

www.meyelbi.com

1 Yorum

Berlinde günlerim – günlük

Ilk gün karşıma çıkan bio markete girdim. İçerde Jivamukti yoga merkezini tanıtan bir broşür gözüme çarptı. Hemen heyecanla broşürü aldım. Bulunduğum yörenin yakınlarında bir Jivamukti merkezi olduğunu anladım. Hepimizin çok sevdiği china gelleri almak için kendime görev edinmiştim bile.Kasadaki kadına adresi sordum. Bir şekilde anlaştık. Ben ingilizce sordum, o almanca cevap verdi. Çok çok az almanca kulak dolgunluğum var. Annemden dolayı. Keşke konuşabiliyor olsaydım. Neyse yürüme mesafesinde olduğunu ve bir sonraki sokaktan sağ sapmam gerektiğini anladım.

Keşifin çoşkusu içinde yürüyordum. Bu sefer karşıma küçük bir dönerci çıktı. Bu sefer türkçe derdimi anlatabilecektim. Doğru istikamette olduğumu ve az kaldığını anladım. Evet sonunda yoga merkezine ayak bastım. China gellere kavuşmuştum. Birkaç tane alıverdim. Verilen siparişleri unutmadan…

Bu sabah ise içimdeki ses orada bir derse gitmemi söyledi.

İyi ki öyle olmuş.

Farklı bir salonda, yoga matimin üstünde, öğrenci konumunda fiziksel yoga uygulaması içinde olmak ne güzelmiş.

Bütün ders almanca idi. Hocaya almanca bilmediğimi, ama sorun olmadığını Jivamukti yoga dersleri daha önce aldığımı söyledim. Ve iki kişinin arasına yerleştim ki, dersin akışı içinde yanımdakileri hissedeyim. nerde olduğumuzu anlamak için sağ sola bakabileyim diye. Ve dersin almanca olması aslında çok hoşuma gitti. Bir şekilde iletişim halindeydik. Tabii benim ders sırasında aklıma neler neler gelmiyordu ki. Cihangir yoga’ya gelen ve türkçe bilmeyen yogi ve yoginileri düşündüm. Aslında sırf varlığımızla dahi onları dışlamadan kendi uygulamalarının içinde tutmamız ne de mümkünmüş. Hiçbir şey anlamamanın bir diğer güzel yanı, kendi içimdeki dünyaya çok daha kolay girebildim. Miriam adlı hocanın çok çok güzel ellerle yönlendirmesi vardı. Herkese dokunuyordu. Çok etkili ve hiç daha önce görmediğim bazı yönlendirmeleri oldu. Sekans sıralamasında da süprizli bir kaç bağlama içinde buldum kendimi. İyi ki sabah uygulaması için buraya gelmişim diyerek ayrıldım. Eve kahvaltı için dönerken, küçük bir defter satın aldım. Unutmadan, karşılaştığım farklı sekans dizilimlerini yazmaya başladım Ve bu küçük kırmızı deftere beni etkileyen ne varsa yazmaya karar verdim.

İlk gün Cyndi Lee’ye eğitime gelen Çiğdem Keresteci ile belki 6 saat yürüdük ve yürüdük. Kendimize çevre dostu, doğal yoga matleri ve bir dans stüdyosundan rahat yoga yaparken giyebileceğimiz kıyafetler aldık. Ve yürüdük yürüdük. Yürümek ne kadar güzel bir şehri hissetmek için. Yürürken çevreyi görmek. İnsanları gözlemlemek. Türk pazarının içinden geçmek. Düz ayak Berlin’in bisiklet dostu  bir şehir olduğunu anlamak. Birçok bebekli aile ile karşılaşmak. Hayat yolunda yürümek ve yürümek. Yoga yolunda yürümek… Yolcusu olduğumuz bu hayat içinde yürümek ve yürümek.

Farklı bir hassaslık içinde buluyorum kendimi birkaç gündür. Nedendir bilinmez. Akşam 9 sularında evimin çok yakınlarda, burda yaşayan bir arkadaşım ile buluşmaya gittim. Bu mekanda Balkan müziği olucakmış. Onun arkadaşları ile tanıştım. Burda yaşayan akupunktur yapan alman bir kadın, 5 senedir asthanga yoga yapan, burda yaşayan ağabey-kız kardeş, doğuma büyüme buralı olan ve  accro yoga yaptığından (partnerli yoga gibi) ve nasıl etkilendiğinden babhseden kendine öz ve has başka bir Türk kızı. İçerde birçok dil konuşuluyordu. Fransızça, Almanca, Türkçe, İngilizce… Sahneye çıkan Polonyalı kızlar bir de türkçe bir parça söylemesinler mi? Nedense gözlerim doldu. Ne fark eder hangi dili konuştuğun, hangi millet olduğun. Hepimiz insanız.. ve ortak bir platformda buluşmamız aslında o kadar kolay ki. Birbirimize açılabilsek, birbirimize doğru adım atabilsek…Farklı duygular içinde herkesten ayrıldım…

Çember içindeyiz. Hepimiz yolcuyuz. Daha ne farkeder ki ?

Onur’un dile getirdiği bir resim…

1 Yorum

Kuş gibi özgür…

Berlin’e vardım daha yeni…

Uzun zamandır hasret kaldığım bir his ile karşılaştım.

Hiç bilmediğim bu şehrin sokaklarında tamamen anda olarak, keşif duygusu ile yürümeyi, dilini bilmediğim insanların yanında gözlemci olmayı, tekbaşına restoranda oturup kitap okumayı ne çok özlemişim meğersem.

Niye geldim buraya?

Yoga Annem Cyndi Lee ile buluşmaya geldim. Tam 13 sene önce Om yoga merkezine  (www.omyoga.com) adım attığım zaman kendimi evimde hissetmeme neden olan ve sonrasında ilk hocalık eğitimimi aldığım Cyndi Lee benim evet  yoga annem. Ara ara onunla buluşma fırsatları çıktı önüme. New York’da yaşadığım süre boyunca, New York’u tekrar ziyaret ettiğim zaman ve geçen sene İstanbul’a ziyareti sırasında bir 6 gün beraber olabilmiştim onunla.

Bu sefer nazip Berlin’de buluşmakmış. Hocalık eğitiminin ikinci yarısında buluşmakmış. Onunla tekrar aynı odada aynı havayı soluyacağım ve beraber yoga yapabileceğim için çok mutluyum.

Geçenlerde çiceği burnunda yoga hocalarından birisi niye Mey hep eğitimlere gidiyorsun. Sen kendi yoga biçimini oluşturmayacak mısın gibi bir soru ile geldi bana.

Çok şaşırmıştım. Benim şu anda yoga dersleri veriyor olmam herşey bitti anlamına gelmiyor ki. Ben hep bir öğrenciyim. Hayatın değişimi ve kendi ilerlemem içinde hep öğrenci kalmayı tercih ediyorum sanıyorum ve aslında bir uygulama içinde bilmeye başladıkça daha çok bilinmeze ve gizeme gittiğimize inanıyorum ve hissediyorum.

Niye buraya geldim. Öyle çok nedeni var ki. Beslenmeye, yenilenmeye geldim. Yeniden öğrenmeye, yeniden şekillenmeye geldim. Bağlı ve parçası olduğum herşeyin dışına çıkma arzusu ile kendime ve hayatıma dışardan bakmaya geldim. Durmaya geldim. Günlük hayatın sorumsuzluğu içinde olmak istedim. Sorumsuzluk içinde bir kuş gibi hafif hissetme ihtiyaçından yola çıkarak geldim. Tekbaşıma olmaya geldim.

Unutmaya ve hatırlamaya geldim.

Dinlemeye ve günlük hayat koşuşturması ve rutinin dışına çıkıp dinlenmeye geldim.

Özlemeye geldim.

Yoga annemin yanında olma dürtüsü içinde bütün gün yoğun yoga uygulamasının içinde gerek pratik gerek teorik olarak derinleşmeye geldim.  Ve büyüyen ben içinde, değişen algım içinde belki farklı belki aynı şeyleri duymaya ama belki bu sefer farklı bir yerden görmeye geldim. Kim bilir? Ve tabii önümde beni bekleyen vereceğim birkaç eğitimim var bu sene. Ve o yoğunluğa girmeden kendime yoga hediyesi vermek istedim.

Geçen senede 5 hafta böyle bir yoga kaçamağı yapabilmiştim. Ve umarım her sene en az bir hafta bir yerlere bu şekilde gidebilirim diye kendime söz vermiştim. Hatırlıyorum. O kadar güzel oluyor ki. Yoğunlaşmak, belki günde 10 saat. Günlük alışmış olduğun rutin dışında. Sessizlik içinde kalmak. Kendini bu yola adamış kişiler ile buluşmak.

Hayatlarımızın döngüsü içinde yoga yolunda bana rehber olmuş hocam ile buluşmak benim için çok değerli. Yoga annem neticede (Yeliz’in kulakları çınlasın). Tabii ki de körü körüne bir bağ değil bu . Yuvadan uçtum neticede kendi ayaklarımın üstünde duruyorum. Ama yine de Yoga annemden daha tam olarak kopmadım. Ve bu an içinde kopmakta istemiyorum.

Kendi yoga biçimimi oluşturmayacak mıyım sorusu ise düşündürdü beni. Ne demek kendi yoga biçimi? Yoga tazları ve biçimleri belki çok var. Ama yoganın özü bir değil mi? İnsan özü nasıl birse, ama birçok farklı insan tipi varsa, birçok da yoga tarzı var. Ama öz bir değil mi? Tabii ki de bunca sene içinde farklı hocalardan etkilenerek, kendi algımın içinde kendi sesimi bulmaya başladığıma inanıyorum. Kendi sesim kendi yoga biçimim mi oluyor? Bilemiyorum.

Öğrenci olmayı çok seviyorum. Yoga dersleri vermeyi, öğretmeyi de çok seviyorum. Ama zaten ikisi de birbirine bağlı kavramlar değil mi?

Bugün ilk günüm. Daha eğitime 4 gün var. Tek başıma dolaştım sokaklarda, yalnız öğlen yemeği yedim, adım attığım küçük şirin bir kafede. Kitabımı okudum. Bio marketlerin birinde Jivamukti Yoga merkezi afişi ile karşılaşıp, keşfetme duygusu içinde jivamukti Yoga merkezini ararken buldum kendimi. …Ve burada olmayan, bana evini açan arkadaşımın evinde yazarken. Kısaca özlediğim, kendimle tek başına vakit geçirebilmenin keyfi içindeyim.

Bugün okuduğum kitapta beni çarpan cümle içimde titreşiyor:

“Herşeyin olup bittiği yer kendi içimizde bir yer”. Sir John Eccles

mey elbi

www.meyelbi.com

2 Comments